20 Ocak 2012 Cuma

Devrim Yolundan Çıkmaza: 'Revolutionary Road'

Hepimiz zaman zaman hayatlarımızı sorgularız. Bazen mutsuz olduğumuzu düşünür, bir şeyleri değiştirmek isteriz, yarına dair planlar yapıp değişimin fantezisinden keyif alırız.  Çoğumuz bu hayali hazla yetiniriz, değişime olan açlığımızın geçmeyeceğini bile bile. Çünkü harekete geçmek, çok daha zordur ve cesaret ister. Tüm bu uyuşukluğumuza ve korkaklığımıza rağmen “farklı” olduğumuzu kanıtlamaya çalışmaktan da çekinmeyiz. Kendi sıradanlığımızın farkına varmaksa çok acı verici bir deneyimdir.

Sam Mendes, Richard Yates’in aynı adlı romanından perdeye taşıdığı Revolutionary Road/Hayallerin Peşinde ile American Beauty (1999)’den sonra bir kez daha banliyö orta sınıfının eleştirisini yaparken “Amerikan rüyasının” içyüzünü gözler önüne seriyor.
Hikâyemizin merkezindeki Frank (Leonardo DiCaprio) ve April (Kate Winslet) Wheeler çifti her ne kadar komşuları tarafından her fırsatta göklere çıkarılsalar da “Revolutionary Road” (devrim yolu) sokağında yaşayan diğer çiftler gibidirler. Başlangıçta hayalleri olan bir çiftken onlar da banliyö hayatının acımasız tekdüzeliğine çoktan kapılmışlardır. İlişkilerinin temellerini birbirlerinden nefret etme düzeyine getirecek kadar sarsan da bu tekdüzelikten başka bir şey değildir.

Filmin daha başında Frank ve April’ın arabadaki kavgasından, yaşadıkları hayattan memnun olmadıklarını anlıyoruz -hatta April’a göre bu yaşadıkları, Frank’in onu düşürdüğü bir tuzak! Bu andan itibaren hem Wheeler’ların hem de komşularının ya da Frank’in iş arkadaşlarının takındıkları mutlu ifadeler veya yüzlerine kondurdukları sahte gülümsemeler bize güven vermiyor, aslında ne denli mutsuz ve hayatlarından bıkmış olduklarını biliyoruz çünkü. Filmdeki tüm karakterler de birbirlerinin sahteliğini bilseler de hiç biri bunu açıkça söyleyemiyor. Bu noktada hem Sam Mendes’in hem de izleyiciler olarak bizim hislerimizi dışa vurma işlevini gören, Frank ve April’ın düzenlerini bozmamak uğruna yaptıklarının sahte bir “evcilik oyunundan” ibaret olduğunu suratlarına tokat gibi çarpan yegâne karakter, komşulardan birinin akıl hastası oğlu John (Michael Shannon) oluyor.

Justin Haythe, Mendes’in gönül rahatlığıyla sırtını dayayabileceği bir senaryo ortaya çıkarmış. Gerçekten ayakları yere basan bir hikâye var karşımızda. Sanat yönetimine de ayrıca değinmek gerekir diye düşünüyorum -özellikle de Frank’i bir örnek takım elbiseli ve şapkalı çalışanların arasında kaybettiğimiz tren garı sahnesi için.

Filmin ilgi çekici bir yanı da Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet’ı Titanic (1998)’ten sonra bir araya getiriyor olması. İkilinin kimyası bir kez daha çok iyi tutuyor. Winslet’in performansı için zaten söylenecek bir şey yok, aldığı adaylıklar ve ödüller her şeyi söylüyor. En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday olamamasının ise bana göre tek nedeni aynı yıl –altın heykelciği kaldırdığı- The Reader (2009) ile zaten adaylığının olması. Akıl hastası (ya da tek akıllı) John rolünde Michael Shannon da oldukça başarılı.

“Hayata girme” çabası, özgürlük ve mutluluk arayışı; elde edilense Amerikan Rüyasının çürümüşlüğünden başka bir şey değil. Sam Mendes karnımıza öyle bir yumruk sallıyor ki bir an önce hayatımızda bir şeyleri değiştirme isteği uyanıyor içimizde. Revolutionary Road, derli toplu senaryosu, harika oyuncu yönetimi ve Titanic’ten sonra bir kez daha DiCaprio ve Winslet’ı bir çift olarak –bu kez çok daha kanlı canlı ve çarpıcı bir şekilde- görmek için kesinlikle izlenmesi gereken bir film.